Camus’nün Yabancısı…

”Bazı insanların sadece normal olmak için ne kadar çaba sarf ettiğini kimse fark etmiyor…”
Bir adamı elle tutulur bir sebep yokken sadece arkadaşıyla kavgalı diye öldüren ve bundan çok da pişman olmayan bir adam. Annesinin ölümüne ağlamayan, birini sevip sevmediğini bilmediği halde büyük anlamlar aramadan evlenmeyi kabul eden bir adam. Zindana atıldığında yabancılık çekmeyen, sadece düşünmeye biraz daha vakti olduğunu hisseden bir adam. İdama çarptırılan ama bunun önemsiz olduğunu düşünen bir adam.
‘Herkes bilir ki hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir. 30 ya da 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilirim(…) İnsan madem ki ölecektir, bunu ne zaman ve nasıl olacağının bir önemi yoktur…’
diyen bir adam…

Muhtemelen siz de böyle birini beton gibi donuk, sorumsuz, umursamaz bir katil gibi konumlandırıyorsunuzdur zihninizde. İşte Camus ‘Yabancı’ romanını tam da zihinlerimizdeki bu ‘konumlandırmaya’ karşı kaleme alıyor. Bu konumlandırmayı da toplumun en temel değer yargılarını kullanarak yapıyor; Anne sevgisi – Evlilik – Cinayet.

Kitabın kahramanı Mersault annesinin ölümünü inanılmaz bir soğukkanlılıkla karşılıyor. Ama romanın devamında onu tanıdıkça aslında bu soğukkanlılığın hayata karşı bir duruş olduğunu ve gerçekten yaşadığı hiçbir olaya karşı özellikle bir tutum olmadığını anlıyorsunuz. Sadece sevgilisi Marie istediği için, Marie’nin ona kendisini sevip sevmediğini sorduğunda ‘..bunun bir önemi yok, evlenmek istiyorsan evlenebiliriz.’ Diye cevap verip dünyalar kadar önem yüklediğimiz şeylerin bu önemi nereden ve neden aldığını bize sorgulattırıyor Camus. Hem de bu sorgulattırmayı, kahramanına bizi rahatsız edecek derecede saçma bir cinayet işlettirerek ve bundan pişmanlık duydurmayarak, devam ettiriyor.

Bay Mersault hayatın asıl anlamının denizde yüzmekte, güneşin kumları parlatmasında ya da vücudundan akan damlalarda gizli olduğunu söylüyor. Camus 1955’te şöyle yazıyor; ‘Bizim toplumumuzda annenizin cenazesinde gözyaşı dökmezseniz cinayetle suçlanma riskiniz vardır. Benim kahramanımla anlatmak istediğim şey ise, onun suçlanmasının sebebinin oyunu kurallarına göre oynamamış olmasıdır.’ Toplumun yarattığı ahlak kurallarına göre yaşadığımızı hatırlatıyor Camus. ‘Normal olmak için olağanüstü enerji harcayanlar var.’ diyor. Camus’yü ve ‘Yabancı’yı böyle büyük yapan ise bu düşünceleri çok yalın, çok çıplak bir biçimde, bir tek fazladan kelime kullanmayarak anlatabilmiş olmasıdır.

Bir insan annesinin ölümüne ağlamak zorundadır. Eğer ağlamazsa kalpsiz vicdansız ve hayırsız bir evlattır. Ama Mersault’ya göre bu, saçma bir ahlaki kuraldan ibaret bir yargıdır. Mersault’un annesinin cenazesindeki tutumu, onun başkaları tarafından yadırganmasına yol açsa da o, bu ölümün normal olduğunu ve herkesin bir gün öleceğini düşünüyor ve üzerinde pek durmuyor. Mersault’un gözümdeki masumluğu bir cinayet işlediğinde biraz sarsılsa da, beni derin düşüncelere iten şeyin aslında Camus’nün böyle sert ve rahatsız edici bir olayı normal bir şeymiş gibi yazmasının olduğunu hissettim. Anlatmak istediği şeyde ısrarcıydı Camus. Dayatılan kurallara göre yorulmaktansa, gözlerini kapatıp hayatı olduğu gibi yaşayan bir adamdı Mersault. Bir Yabancı’ydı o. Radikal bir yabancılık olsa da, hepimizde bir parça olan bir yabancılıktı. Yaşadığı toplumun her şeyi olan, tanrıyı, hayatı, evliliği, anne ölümünü reddeden bir yabancı. Hiçbir şeyin anlamı olmadığını düşünen bir yabancı. Hayali kurallara göre yaşanan hayatın değerli olmadığını savunan bir yabancı.

Bu yabancı Camus’ye ne kadar yakındı bilinmez. 1 yaşında babasını kaybeden, annesi temizlikçi olan, sefalet içinde büyüyen biriydi. Buna rağmen çok başarılı bir öğrenci olarak burslarla okuyan biri. Yani bir şekilde hayata sıkı sıkı tutunmuş. Kendini herhangi bir ideolojiyle, akımla bütünleştirmekten hep kaçınmış. Felsefe diploması olmasına rağmen kendini bir filozof olarak da görmemiş… İki kez evlenmiş. Çok kez aldatmış; ‘Kimseyi baştan çıkarmadım, yenildim…’ diyor notlarında. Camus zihnimde bir parça Mersault portresi çiziyor… Romancı yarattığı karakterlere mutlaka kendinden şeyler katar; bazen farkında olarak bazen olmayarak. Camus sanki bunun farkında olarak ama aynı zamanda izin vererek yaratmış gibi Mersault’yu.

Ve beni kitapta en çok etkileyen, kendime yakın bulduğum kısmı; Mersault’un idamdan önce düşündükleri…
Mersault kendini en çok dünyaya yakın görüyordu. Bir kardeş gibi. Doğan ve batan güneş, kayıp giden yıldızlar, ağaçlar çiçekler… Dünya, üzerinde yaşanan tüm her şeyden, insanlardan kavgalardan kurallardan habersizce huzurla dönmeye ve ilerlemeye devam ediyordu. Tıpkı kendisi gibi; Olan biten, başına gelen her şeye rağmen olduğu gibi, hatta öleceği günü bilerek, ölümü kabul edecek kadar yaşadığı hayata yabancılaşarak, daha mutlu şekilde yaşamaya devam ediyordu Mersault…
‘’…sanki bu büyük öfke içimdeki kötülükleri söküp atmış, ümitleri boşaltmış gibi, bir takım işaretler ve yıldızlarla dolu bu gecenin karşısında, içimi ilk defa olarak dünyanın tatllı kayıtsızlığına açıyordum. Onun bana bu kadar benzediğini hatta kardeş gibi olduğunu hissedince, eskiden mutlu olduğumu, hatta şimdi de mutlu olmaya devam ettiğimi anladım…’’

İnsanın kalbinde zaman işler mi? Victor Hugo ve Sefiller üzerine..

Ne zaman bir gazetede veya televizyonda kötü şeyler yapmış birinin haberine denk gelsem, bir anda onun yaptığı kötülüklerden arta kalan vaktini nasıl geçirdiğini düşünürüm. Komik bir şeye güldüğü anını, banyoda şarkı söylemelerini, uyurkenki çaresizliğini, annesini babasını sevişini, en sevdiği yemeği yerkenki yüz ifadesini, ensesinin çocuksuluğunu…

 

Kötülük yapan cezalandırıldığında mı iyiye evrilir yoksa bir şans daha verildiğinde mi? O verilen şansı da kötüye kullanır değil mi… Peki bir daha affetsek? Bana bıraksalar dünyada kan gövdeyi götürecek(!) Ama ya bir şans daha verirs… Hayır hayır bunlar iyi düşünceler değil. Herkes ettiğini bulmalı dünyada(!) Çocuksu ensesine, banyoda dans etmesine rağmen mi hem de… Peki ekmek çalmak? O da mı cezalandırılmalı? Elbette! Bir çocuğun karnını doyurmak için olsa bile mi? Şüphesiz! Doğru. Peki ama… Kuşkusuz!.. Eğer siz de Sefiller’i ilk kez benim gibi küçük yaşta okuduysanız, okuduğunuz tüm kitaplar içinde muhtemelen en çok aklınızda kalmış olan sahne, kitabın ana karakteri Jean Valjean’in kızkardeşinin aç çocuğunu doyurmak için çaldığı ekmek yüzünden hapse girmesi olayıdır. Ve mutlaka siz de bunu okuduktan sonra kalbinizde benim gibi iyiyle kötüyü çatıştırmışsınızdır…

 

Bendeki o haberlerde gördüğüm kötü insanları affetme dürtüsü, her kötünün içinde normal bir ‘iyi’ insan olabileceği fikri de farkında olmadan Fransız yazar Victor Hugo’nun 1861’de, yani bundan yaklaşık 150 sene önce yazdığı Sefiller romanını okumamla zihnimde yer etmişti. Jean Valjean, ekmek çalıp beş yıl hüküm giyer. Kaçmaya çalıştığı için bu süre ondokuz yıla çıkarılır. Tam ondokuz yıl süren kürek mahkumiyetinden sonra tahliye olmasıyla her şey düzelmez onun için. Toplum tarafından dışlanan Valjean’a bir psikopos sahip çıkar. Fakat Valjean kendisine iyi davranan, bir şans daha veren bu adama da ihanet ederek onun gümüş şamdanlarını çalıp kaçmayı seçer. Valjean polis tarafından yakalanıp psikoposa geri getirildiğinde psikopos onun şamdanları çalmadığını şamdanları ona kendisinin verdiğini söyler. İşte bu davranış, yüce affediş, Valjean’ı çok derinden sarsar. Bu olay onun hayatını baştan aşağı değiştirir ve kasabadan ayrılarak yeni bir hayata başlar… Sonrasında kaçak hayatı devam eder ve çalkantılı olaylar, ölümler birbirini izler…

 

Victor Hugo Sefiller’deki karakterleri kendi hayatındaki insanlardan yaptığı gözlemlerle oluşturmuş. Kendi hayatındaki insanlar, o dönem Fransa’sındaki çalkantılar, çağın değer yargıları birer birer yansımış romana. Eşsiz ustalığı, okuyucuya yansıtmak istediği toplumsal değerleri, romandaki karakterlerle sembolleştirmesiyle bir kat daha ortaya çıkıyor. O karakterler etrafında çatışan iyinin ve kötünün macerasıdır aslında Sefiller. İnsanın özünde var olan iyiye olan meyil, toplumsal etkilerle, sistemin yöntemleriyle zararlı işlere nasıl evrilir? İşte usta yazar buna ayna tutuyor. Kötü olan insan mıdır yoksa sistem mi? İşte Victor Hugo’yu, Sefiller’i uçan arabaların kullanılacağı zamanlarda da, uzayda yerleşim kuracağımız çağlarda da başucu yapacak olan olgu tam olarak budur; insanda doğuştan var olan temel içgüdülere olan vurgu… Toplumsal yargılarla, sistemin cezalandırılmalarıyla bir değişikliğe uğramayan Valjean’in, bir adamın onu affetmesiyle baştan aşağı değişerek iyi insan olmaya karar vermesi, modern çağ değer yargılarına karşı dimdik bir isyandır.

 

Bir yazarı büyük -evrensel- yapan şey yazdığı şeyin her dönemde, her ülkede ve her şartta insanın kalbine, aklına dokunabilmesidir. Edebiyat çevrelerince kaçınılmaz olarak bazı  eleştirileri beraberinde getirse de, Sefiller, bu derin trajedi, Fransız ve dünya toplumunu etkilediği gibi 2000’li yıllarda İstanbul’da, Bahçeşehir’de top peşinde koşan bir çocuk olan benim kalbimin odalarına da sızmayı başarmıştı. Çünkü bir çocuğun karnını doyurmak için ekmek çalıp ondokuz yıl hapsedilen aslında Jean Valjean değildi, hapsedilen insanlık vicdanıydı. İşte büyüklük, işte yazarlık, işte edebiyat, işte gözlem, işte büyü…

 

Zweig ve Satranç Hakkında…

Zweig Hakkında…

Çocukluğundan itibaren kültür ve edebiyat alanında yoğun bir eğitim görmüş Zweig, döneminin en önemli aydınlarından biri olarak yaşamı boyunca farklı alanlarda bir çok eser ortaya çıkardı. Edebiyat dünyasına şiirle adım attıktan sonra romanları yanı sıra, almanca şiir çevirileri, sahne eserleri ve biyografi alanlarında oldukça ses getiren eserler üretti. Bir yazar ve aydın olarak toplumsal gelişmelere de kayıtsız kalamayan Zweig, döneminde yükselen radikal siyasi görüşlere karşı makaleler yazarak, konferanslar ve toplantılar düzenleyerek insanları bilinçlendirmeye çalıştı ve devlet kademelerine uyarılarda bulundu. Dünya edebiyat çevrelerinde ün kazandıktan sonra, aralarında Theodor Herzl, James Joyce gibi isimlerinde olduğu önemli kişilerle dostluklar kurdu. Özellikle 20’li ve 30’lu yıllarda dünyada almanca dilinde en fazla okunan yazarlardan biri haline geldi. Eserlerinde kendi ruhundaki dalgalanmaları oldukça etkili bir biçimde aktarmış yazarın bir diğer ilgi çeken yanı ise kadın ruhunun inceliklerini şaşırtıcı derecede iyi aktarmasıdır. Özellikle ‘Bir Kadının Yaşamından 24 Saat’ adlı eserinde kadının penceresinden bakan etkili anlatımında, o dönem yakın ilişki kurduğu Freud’un onu psikolojiye merak salmasının etkisi, çarpıcı bir şekilde gözlemleniyor. Hayatında onu etkileyen insanlardan, olaylardan yaptığı çıkarımların kalemine yansımaları yine, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Korku, Merhamet, Karışık Duygular, Satranç gibi eserlerinde görülüyor. Bu güçlü empati ve gözlem yeteneği sayesinde kaleme aldığı biyografiler, aynı zamanda onu dünya edebiyat çevresinde usta bir biyografi yazarı olarak da ün yapmasını sağlamıştır…

 

Satranç…

İnsanı en derin duygulara iten şeyin çoğu zaman hareketsiz, yalnız hatta biraz da çaresiz kalmak olduğuna inanırım. Hareketsiz ve çaresiz kalmak, istediklerini başarabilmek için gerekli ortamları yaratamamak insanı kendi içine döndürür. Belki de bu yüzdendir ki çoğu büyük sanatçının, edebiyatçının en belirgin ortak özelliği, kendi döneminin ve kendi yaşam alanının şartlarına bağlı olarak sürüklendikleri yalnızlık hissidir. En derin duygular dünyanın herhangi bir yerinde değil insanın birkaç metreküplük hacim kaplayan vücudunda filizleniyor. İçten gelen o ince sesi duymaksa her zaman öyle kolay olmuyor. Biraz yalnızlıkla, biraz da kendi sesini dinlemekten başka çarenin kalmamasıyla duyuluyor o ses. Kabiliyetin varsa, içindeki o nerden beslendiğini bilemediğin gücün tesirine girip ruhunun en kuytu köşelerine kadar ilerleyeceğin yolculuğuna başlıyorsun. Önce kendini tepeden tırnağa tanıyor sonra başka ruhları merak ediyorsun. Empati, üçüncü göz böyle oluşuyor. İşte bilgelik bu durumu yönetebilme sanatıdır biraz da. Bilgelik ve delilik arasındaki ince çizgi burda ortaya çıkıyor… Delirmemek için bir yandan somut bir şeylerle haşır neşir olmak, yani bu dünyaya tutunmayı ihmal etmemek gerekiyor. İşte Stefan Zweig’ın Satranç romanındaki Doktor B. karakterini bu kadar gerçek bulmamın sebebi, yazarın tüm bu bunalımları çok somut ve ustaca tasvirlerle bir karakter üzerinden hissettirebilmesiydi…

 

Viyana’lı Stefan Zweig 1. Dünya Savaşı’nda ordu arşivinde görev yaparken, aynı zamanda bu kirli savaşın bitip yeniden tüm insanların hayata tutunması düşüyle hayatını devam ettiriyordu. Savaş sonrasında Avusturya’ya geri döndü ve eser üretmeye, konferanslar vermeye devam etti. Fakat Hitler Almanya’sının, Gestapo’nun Zweig’in peşini bırakmaya hiç niyeti yoktu. Kitaplarını yakmalarından sonra baskılar evine baskın yapmaya kadar ilerleyince Zweig çareyi İngiltere’ye gitmekte buldu. Aradığı ortamı İngiltere’de de bulamayınca ilk eşinden ayrıldı ve bayan Altman ile Portekiz’e taşındı. 2. Dünya Savaşı ile birlikte insanlara bu kirli savaşı anlatmak ve onları aydınlatmak amacıyla bir dizi konferans vermek için New York’ta, Paraguay’da, Arjantin’de ve Brezilya’da bulundu. En sonunda ise Avrupa’nın içinde yüzdüğü kan deryasına, nefrete, renksizliğe tahammül edemedi ve  bu durumun düzeleceğine olan inancını tamamen kaybederek eşiyle beraber Brezilya’da intihar etti. Satranç ise onun Brezilya’da yazdığı, hayatının son eseri oldu…

 

Romandaki karakterlere ve yaşadıklarına bakıldığında Zweig’in içinde bulunduğu ruh haline dair güçlü ipuçları elde ediyorsunuz. Doktor B Hitler’in Viyana’yı kuşattığı sırada tutuklanarak aylarca sorgulanır. Bu sorgulama okuyacak, yazacak, haşır neşir olacak hiçbir şeyin olmadığı eski bir otel odasında onu aylarca tek başına bırakarak yapılır. Bilindik işkence yöntemlerinden biraz farklı olan bu yöntemle Gestapo, Doktor B. gibi önemli insanları fiziksel acı çektirmek yerine ruhsal bunalıma iterek yalnızlığına, kendi beyninin oyunlarına yenik düşmesini sabırla bekleyerek istedikleri bilgileri almayı hedeflerdi. Fakat aylar sonra rutin bir sorgulama esnasında duvarda asılı olan bir paltonun cebindeki kabarıklığın küçük bir kitap olduğunu farkeden Doktor B, kitabı büyük bir çabayla gizlice hapis tutulduğu odaya götürmeyi başarır. O kitap bir satranç kitabıdır. Aylar sonra başına gelen en güzel şeydir o satranç kitabı. İçinde satrança dair bilgiler ve meşhur oyun hamleleri vardır. Bu kadar zaman hiçbir şey olmadan bir odada tek başına geçirdikten sonra farklı bir fikri, değişik bir şeyleri elinde tutuyor olması onu delirmek üzereyken kurtaracaktır. Her hamleyi satranç tahtası olmadan kafasında oynadıktan bir süre sonra kitabı da tüketir. Defalarca okuduğu, ezberlediği kitap artık odadaki diğer nesnelerden farksız duruma gelir. Bu sefer kafasında kendi kendine yeni oyunlar yaratarak biraz da psikolojik bir rahatsızlık içinde yüzlerce yeni satranç hamlesi, yeni oyunlar ezberler. Doktor B serbest bırakıldıktan sonra bir gemi yolculuğunda dünyanın en meşhur satranç ustalarından biri olan Rus Czentovic’in zengin bir adamla yaptığı satranç maçını izlerken kendini tutamaz ve oyuna dahil olur. İşte Doktor B  ruhsuz ve havalı şampiyon Czentovic’i hiç kimsenin zorlayamadığı kadar zorladığında

 

oyunu izleyen herkesin ilgi odağı olur. İzleyenler arasında bulunan kitabın anlatıcısı da sıradışı bir figür çizen gizemli Doktor B ile tanışır ve tüm hikayesini anlattırır…

 

Satranç romanını çok özel bir eser yapan özelliklerinin başında romandaki karakterlerin temsil ettikleri olgular geliyor. Burnu havada, tanınmış, güçlü ve patavatsız satranç şampiyonu Nazi Almanya’sının soğuk, eğlencesiz ve kendisinin beceremediği her şeyi yerle bir eden şımarık çehresini, Doktor B ise faşizme karşı hayata tutunmaya çalışan, güçsüz ama her şeye rağmen renk saçan, sesi az çıkan, haklı olan tüm herkesi, hayata tutunan değerleri temsil ediyor. Benim için bir diğer özel tarafı ise üniversite eğitimim için bulunduğum Viyana’da Zweig’ın oturduğu kafelerde oturup onu, yaşadıklarını, Avusturya’nın ve Avrupa’nın tarihiyle beraber süregelen olayları kendi süzgecimden geçirebilme fırsatımın olmasıydı. Zweig hiçliğin ve karanlığın, güzelliğe ve renklere baskın geleceğine inandı ve intiharı seçti. Öyle olmadı ama. Hiçbir şey bıraktığı gibi kalmadı çok uzun bir süre. Ta ki son birkaç yıla kadar. Zaman hala akıp gittiğine göre Zweig haksız çıktı denemez. Hiçlik, güzelliğe baskın gelemedi denebilir mi? Bunun cevabı hala yok. Hem de onyıllar sonra, savaştan bu yana Avrupa’daki milliyetçiliğin yeniden ilk kez bu kadar yükseldiğinin görüldüğü bir şehirde, tam da bu satırları yazdığım şehirde, Zweig’ın memleketinde, sanatın başkenti Viyana’da…

 

ölümsüz şehir, roma…

Napolyon’un dediği gibi dünya bir ülke olsaydı başkenti İstanbul mu olurdu bilmiyorum ama şimdiden dünyanın başkenti, ölümsüz şehir ve aşıklar şehri diye anılan bir şehir var; Roma! Roma’da dolu dolu geçirdiğim 4 günün sonunda yürümekten incinmiş ayak bilekleri, yorgun düşmüş bir bedenle döndüm. Kaybedilmiş bir kaç kilodan da bahsetmek isterdim fakat makarnalar ve pizzalar malesef bunun önüne çoktan kalın bir set çektiler… Pişman mıyım? Asla! Yine gitsem yine yer içerim…

Rönesansın kalbindeki yeriyle, katoliklerin yönetim merkezi Vatikan’ıyla, mimarları, devlet adamları, sanatçılarıyla Roma İmparatorluğu’na başkentlik yapmış 3000 yıllık şehir… Bir mimar ve tarih kültür meraklısı olarak ağzımın sularını akıta akıta, ayrıntıları görmek için bana güneş gözlüğümü nerdeyse takma fırsatı tanımadan, yüzümde muhtemelen bir kaç kırışıklık kalmasına sebep olacak, bir başkent.. Bunun yanına lezzetli kahvesi, sokakları, makarnası, pizzaları, sıcakkanlı insanları da eklenince olay başka boyutlara vardı..

Roma’daki ilk yerleşim MÖ 1000’lerde başlıyor. Adını şehri kuran iki kardeş Romus ve Romulus’dan alıyor. Anlatılana göre dişi bir kurt Tiber nehrine bırakılan bu çocukları mağarasına götürerek onları sütüyle besliyor. Şehrin çoğu yerinde iki çocuğu emziren kurt figürleri de aslında burdan geliyor..

Romaya iner inmez prepaid sim kart alıp internetimi açmak uğruna hiçbir şeyi gözüm görmediği için havaalanında ordan oraya bir phone shop aradım durdum. Buldum da. 30 Euro verip 10 GB internetimi aldıktan sonra anca bavulum aklıma gelebildi. Yanlış kapılardan çıka çıka başka terminalden dışarıya çıktım. Uyuşuk İtalyan memurlar yüzünden 3 kişilik bir sırada tekrar içeriye girmem yaklaşık 45 dakika sürdü. Yalnız başına dönüp dolanan bavulumu aldıktan sonra sıra ancak Roma’nın kalbine doğru yola çıkmaya gelebildi.. Bu yolculuğumun ayrıntılarına, fotoğraflarımla beraber instagram adresimden (@modernmaco) bakabilirsiniz…

Ben Roma’ya haziran başında gittim. Sanırım en uygun zamanlardan birisi mayıs-haziran. Sonbahar-kış yağmurlu, yağmur bu şehri gezerken başıma gelecek en berbat şey olurdu sanırım…

Havaalanından merkez istasyon Termini’ye trenler ve otobüsler var. 7.90 Euro verip gidiş dönüş otobüs bileti almak en mantıklısı. Havaalanından dışarı çıkınca sağda en sondaki gişelerden biletinizi alıp otobüsünüze binebilirsiniz. Yolculuk yaklaşık 40-45 dakika sürüyor. Benim otelim Termini’ye 5 dakika yürüme mesafesindeydi. Her yere çok yakın sayılmasa da benim gibi saatlerce yürümeyi seviyorsanız konaklama için Termini çevresini tavsiye edebilirim. Ve yine yürümeyi sevenler için; Roma’nın yamuk yumuk yollarında ilk günden bir yerinizi ağrıtmak istemiyorsanız uzun yürüyüşlerinizi mutlaka konforlu spor ayakkabılarınızla yapın…

Yok ben metrocuyum derseniz de, sizi her yere götürecek yeterli bir ağ var diyebilirim. 100 dakika geçerli 1.50 euro tekli biletlerlerden kullanabilirsiniz. Ama en az 3 gün kalacaksanız havaalanından Roma Pass almanızı öneririm. 36 euro verip Colloseum dahil 2 müzeye ücretsiz ve uzun kuyrukları atlayıp girebilirsiniz. Bu fiyat zaten 2 müzeyle aynı fiyata geldiği, ayrıca ulaşımı ücretsiz hale getirdiği ve yine bazı yerlere ücretsiz/indirimli giriş sağladığı için oldukça mantıklı… İnternetten Roma Pass sitesine göz atın…

Benim gibi hiçbir şeyi kaçırmak istemeyen birisiyseniz google maps ile önceden belirlediğiniz noktaları tak tak bukup gezmenizi şiddetle öneririm. Çünkü zaman yetmiyor. Bu şehir kocaman bir açıkhava müzesi. O kadar iyi korunmuş, o kadar aslına uygun geliştirilmiş ki tüm dünyanın bu büyük imparatorluk mirasçısı torunlarına bir teşekkür borcu olduğunu düşünüyorum. Her köşe başında, başka bir şehirde olsa mutlaka oranın en önemli turistik yerlerinden biri haline dönüşecek bir tarihi eser karşınıza çıkıyor. Ve bu durum siz Roma’yı keşfettikçe normalleşiyor. Gezerken sürekli ‘şurda bir bazilika gördüm’, ‘geçerken bir antik kalıntı vardı, uğrayalım.’ Diyip durdum..

Yeme içme konusunda İtalyan mutfağı bir mabed. Aklımda kalan ilk şey kahve sanırım. Kahve bu şehrin önemli bir parçası. En az pizza makarna kadar önemli hatta. Sabahları kafelerin önündeki kalabalık bir espresso shot atıp güne başlayanlarla dolu… Aşırı turistik bir yerde içmezseniz kahve fiyatları oldukça uygun. Zaten turistik yerlerden kaçının. Roma’da gerçek lezzetler butik, yerel mekanlarda. Makarna için mutlaka Pastaficio’ya uğrayın. Saat 1’de açılan mekan sadece 2 çeşit makarna çıkarıp hızlı hızlı dağıtıyor. Alıp elinizde yiyorsunuz. Lezzeti mükemmel, ertesi gün mutlaka tekrar geleceksiniz. Pizza için önereceğim yer ise Vatikan dönüşü Castel Angelo’nun karşı kıyısındaki sokakta rastladığım Forno diye şarkuteri tarzı yerel bir yer. Pizzalarının lezzeti, sıcakkanlı çalışanları, sahibi beni mest etti. Makarna ve pizza için bu iki adresi mutlaka deneyin. Başka yerlerde de bişeyler yiyecekseniz asla turist kazıklamaya çalışan yol kenarlarındaki süslü restoranlara uğramayın. Lezzet de berbat, fiyatlar da…

Screen Shot 2016-06-22 at 19.52.31            Screen Shot 2016-06-22 at 19.44.53

Roma’yı iyi planlayın. Vaktinizi dolu dolu geçirin. Bu şehirde fazladan 1 saat bile oturmak saçmalık. İyi uyuyun, zinde kalkın ve tarihe karışın. Gezeceğiniz yerelerin biletlerini önceden internetten almayı unutmayın. Hem gereksiz sıraları atlıyorsunuz hem de daha pratik oluyor. Online biletler için o yeri google da yanına ‘ticket’ yazarak aratabilirsiniz. Size burada Roma’da gezilecek yerleri sıralamaya kalkmanın pek anlamı yok aslında. Her şey o kadar çok, o kadar ortaka ki zaten her yeri yazmaya ne benim takatim yeter ne de sizin okumaya sabrınız… Ama yine de kısa kısa bir kaç yerden bahsetmeden duramadım. Sayacağım yerlerin bir çoğunu görürseniz kendinizi Roma’yı iyi gezmiş sayabilirsiniz…

Vatikan!

Vatikan’ı unuttum sanmayın diye baştan söyleyeyim, orayı ayrıca şurada yazdım.

Roma Forumu

Burası antik romaya ait önemli bir şehir merkezi. Colloseumun yanında. Tek biletle ikisi de gezilebiliyor. Yürümekten o kadar yoruldum ki bu uzun süredir merak ettiğim yeri daha bir şevkle gezeyim diye ben burayı bir sonraki ziyaretime bıraktım.

Circus Maximus

Beni çok heyecanlandıran yerlerden biri. Aslında sadece bir ova ve tepe ama benim eskiden üzerinde önemli organizasyonların düzenlendiği meydanlarda bulunma merakım yüzünden çok ilgimi çekti. Bu tarz yerlerde uzun uzun yürüyüp eskiye dönüp kendimi o gürültünün, atmosferin içinde hayal etmeye bayılıyorum. Burası Roma’da Sezar tarafından yapılmış ve içinde bazı kutlamaların, atlı araba yarışlarının yapıldığı bir hipodrom. Çok özel bir yer. Bir kaç kez yandığı için nerdeye tamamen yok olup bir park haline gelse de yine de bulunmak harika…

Colloseum

Romanın simgesi. Zamanında gladyatörlerin savaştığı, diğer eğlencelerin düzenlendiği yaklaşık 2000 yıllık bir arena, amfi tiyatro. Aslında çok daha sağlam ve görkemliydi fakat depremlerde büyük hasar aldı. Üzücü.. Ayrıca hemen yanında yine çok meşhur Konstantin Tak’ını bulacaksınız. Bu tak 3. yüzyılda Konstantin tarafından kendisine karşı ayaklanan Aksenyus’a karşı kazandığı zaferden sonra yaptırılmış. Dünyada en çok kopyası yapılardan biri olmasıyla meşhur…

İspanyol Merdivenleri

Spagna meydanında bulunan tatlı bir yer. Geniş ve yüksek merdivenleri gençler tarafından akşamları sohbetli içkili uğrak bir toplanma yerine dönmüş durumda. Ben gittiğimde tadilattaydı malesef.

Trevi Çeşmesi

Yaklaşık 1.200 yıllık bir geçmişi olan, adına aşk çeşmesi de denen, karşısında oturma yerleri olan izlemesine doyum olmayan, ispanyol merdivenlerinden 10-15 dakika uzaklıktaki çeşme. Ortadaki Poseidon’la bakışarak şarabınızı yudumlayabilirsiniz… Geçtiğimiz yıllarda baştan aşağıya düzenlenerek son görünümünü almış. (Ücretsiz)

Pantheon

İşte benim kare asımın önemli bir üyesi. Derslerde sıklıkla okuduğum, görmeyi çok istediğim ve gördüğümde ağzımı açık bırakan tapınak. Dünyanın en önemli beton kubbesi, yaklaşık 2000 yıllık, çok iyi korunmuş bir yapı. Tepesindeki delik sayesinde tanrılarla iletişime geçileceğine inanılmış. Michelangelo’nun freskleriyle bezenmiş San Pietro kubbesinden sonra Roma’daki en büyük kubbe. Ama mimarı kesin olarak bilinmiyor. Kubbedeki deliktan içeriye güneş girer ama yağmur girmez söylencesinin de yalan olduğunu belirteyim. Yazacak çok şey var ama böyle giderse yazı bir manifestoya dönüşecek. En iyisi kendiniz araştırın… (Pannini’nin resimlerinde buranın çevresinin nasıl boş olduğunu görün, şimdi çevresinde yükselen yapıların arasında biraz dargın kalmış.) (Ücretsiz)

Piazza del poppolo

Önemli merkez meydanlardan biri. Burdan Piazza Spagna’ya, Piazza Venezia’ya ve Santa Maria kilisesine ulaşabilirsiniz. Metroyla Flaminio durağı.

Villa Borghese

Roma’nın en meşhur parklarından biri. Poppolo’ya yakın. Ben yanından geçtim ama siz girin. Eski bir saray ve harika bahçeler.. Ve ayrıca güzel panaromik bir şehir manzarası..

Piazza Novana

Kalabalık bir diğer merkez. Oldukça turistik ve eğlenceli bir yer. Yeme içme ve alışveriş için yürüyebilirsiniz..

Via del Corso

Bir çok caddenin kesitiği, Roma’nın İstiklal’i. Yürümek ve alışveriş yapmak için ideal. Spagna metrosundan ulaşabilirsiniz.

Museu Nazionale Romano

Antik Roma eserlerini barındıran, bünyesinde bir kaç müze bulunan yapı. Palazzo Massimo alle Terme, Diocletian ve Altemps bunlardan bir kaçı. Burası da bir sonraki ziyaretime bıraktıklarım arasındaydı. 10 euro civarı bir paraya hepsini gezebilirsiniz.

Capitolino Tepesi

Michelangelo’nun tasarladığı Roma’nın en yüksek tepesi. Birçok müze ve galeri burada. Ben gidemedim siz gidin.

Castel Sant Angelo

Yaklaşık 2000 yıl önce yapılan, dönemin papasının içinde mikaili gördüğünü iddaa ettiği, korkunç bir hapisane olarak kullanılmış (ölenlerin kelleleri üzerindne geçip selfie yaptığınız köprüden sallandırılırmış) bir dönem Fatih’in oğlu Cem Sultan’ın esir olarak tutulduğu, Papa’nın evi olarak da kullanılan hatta yeraltından acil durumlarda Vatikana kaçış yollarının bulunduğu iddia edilen Romanın merkezindeki güzel, yuvarlak kale. İçine girmeyi bir sonraki ziyaretime bıraktığım yerlerden biri. Dıştan görüp incelemek de oldukça tatmin edici…

Trastevere

Muhtemelen favori yerlerinizden birisi olacak. yerel lezzetler ve insanlarla kaynaşmak isterseniz sizi buraya alalım. Daracık sokaklar, şirin taşlı yollarıyla sizi sarıyor.

II Vittoriano Anıtı

Burası anlayamadığım bir şekilde yerel halkın pek hazzetmediği(yapıyı çok soğuk ve kendini beğenmiş buluyorlarmış) ama benim en sevdiğim yapılardan birisi. Bembeyaz mermerleriyle uzaktan gözüme çok heybetli görünen bu anıt bünyesinde müzeler barındırdığı gibi bir de seyir terasını barındırıyor. Parasını ödeyip buraya mutlaka çıkın. Hatırladığım kadarıyla 7 euro idi. Tepede harika bir manzara sizi bekliyor olacak. Buradan Colleseum, Roma Forumu ve Pantheon dahil bir çok yeri görebilirsiniz.

Roma’nın Kiliseleri ve Bazilikaları

Roma’da her köşeyi döndüğünüzde karşınıza ya bir kilise ya da bir Bazilika çıkacağı için bunlar hakkında genel bir şeyler yazmak istedim. ‘Basilica’ Roma kralı Konstantin’nin hristiyan olmasından sonra hızla yayılan dinin ihtiyaçlarına göre hızla türemiş, orta çağda ortaya çıkmış hem dini hem de kamusal ihtiyaçlar için kullanılmış yapılardır. Bazilikalar planlarını haç şeklinden hareketle alırlar. Uzunlamasına dikdörtgen gelişmişlerdir. Orta salonun ucu geniş ve yüksek bir alana açılır, yanlarda geçiş koridorları vardır, yanlar alçak orta daha yüksektir. Bir kilise tipidir yani. Roma’da görmeniz gerekenlerin başında elbette Vatikan’da bulunan San Pietro (Aziz Petrus) Bazilikası yer alıyor. Şurada ona özel şeyler bulabilirsiniz. Diğer başlıcaları; Saint’ignazio, Gesu Kilisesi (İçinde Aziz İgnatiusun güzel mezarı bulunur), San Giovanni in Laterano, Santa Maria Maggiore (4. yüzyılda Papa Liberus Meryem ananın kendisine gözüktüğünü söyleyip yaptırdığı kilise) Santa Maria Del Popola (içinde Bernini ve Raphael’in fresklerini görüp rönesans etkisini hissedebilirsiniz.), Sant’ivo, Trinita Dei Monti (İspanyol merdivenleri yakınında, Fransız devletine ait kilise), San Paolo, San Clemente Bazilikası… Bu liste çok uzar. Meraklısıysanız, bıkana kadar gezip dolaşabilirsiniz. Benden bu kadar.

Şimdi size Roma’da yürüyerek dolaşmalı güzel bir güzergah vereceğim. Bu güzergaha Circo Massimo yani Circus Maximus durağında inip hipodrom alanını gezerek başlıyorsunuz. Ordan harika ağaçlı yolu takip edip solunuza Roma Forumu’nu alarak önce taka sonra Colleseum’a ulaşıyorsunuz. Burda eğer isterseniz metroya binebilirsiniz ama bence sola dönerek yine bir tarihin ortasından, antik şehirden yürüyüp Trajans anıtına ulaşın. Bu güzergah Roma’nın en önemli güzergahı. Anıttan sonra devam ederseniz Pantheon’a veya Aşk çeşmesine ya da yorgun değilseniz çoğu yere güzel, dar, eski sokaklardan ulaşabilirsiniz…

Roma’yı gezmeden önce mutlaka bir kafede kahve içerken 17. yy’da yaşamış ressam Giovanni Pannini’nin Roma’nın en önemli yerlerini fotoğrafa yakın gerçeklikle çizdiği resimlerine göz atın. En azından gezeceğiniz yerlerin 300 yıl önce nasıl göründüğünü görün… Çevre binalar, insanların giyim kuşamı, mekanları kullanış şekillerini inceleyin. Çok ayrıntılı olmasa da ilginizi bir miktar daha artıracaktır.

Benden bu kadar sormak istediğiniz şeyler olursa yanıtlamak ve başka tavsiyeler vermek için bekliyor olacağım… Fotoğraflarıma ve bana DM yoluyla instagram adresimden (@modernmaco) ulaşabilirsiniz..

Sintra – Masal Şehri

Sintra. beni çok etkileyen, bir tepeye kurulmuş masal şehri. Yine avrupanın en batı ucu Cabo de Roca da burada bulunuyor. (Bu popüler nokta Sintra’dan 1 saat uzaklıkta ve 403 numaralı otobüsle ulaşım var. Yani Sintra’yı iyi planlamanız gerekiyor.) Okyanusun kenarındaki Sintra Lizbon’da Rossio tren garından yaklaşık 40 dakika uzakta. Bu istasyondan zaten sadece Sintra’ya tren var. Vaktiniz olursa mutlaka ama mutlaka uğrayın. Koca bir dağda görülesi bir sürü tarihi yer sizi zevkten 4 köşe yapıyor..
Sintra’da tren sizi şehrin ikamet alanında indiriyor. İlgililer için modern sanat müzesi ve diğer müzeler bu bölgede bulunuyor. Trenden iner inmez sizi Sintra turu yapan, 434 numaralı otobüsler karşılayacak. Tek duraklı biletleri de var. Tek tek noktalara uğrayan ve inip, gezip tekrar istediğiniz otobüse atlayıp geziye devam edebileceğiniz biletleri de. Biz 12 euro verip bu tur yapan biletten aldık, size de tavsiye ederim.. İlk durak yemşeyil vadilerin, ormanların olduğu doğal park. Burada inip yürüyerek devam ederseniz bir sonraki duraktaki otobüsü yakalayabilirsiniz. Harika bir park! Burdan sonra Moorish Castle var. Mağrip Kalesi. İnanılmaz bir okyanus manzarası var. Bu surlarda mutlaka yürüyün. Burdan sonra ise Pena Sarayı…
Sarayın başlangıcında Unesco listesine girmiş bir doğal alan var. Buradaki bitkiler kral tarafından uzak sömürgelerden getirilmiş. İsterseniz yine ücretli shuttle ile çıkabilir isterseniz de yürüyebilirsiniz. Tepedeki renkli ve ilginç mimarideki saray kraliyet ailelerinin yazlığı olarak kullanılmış. Bu küçük sarayın manulin tarzındaki renkli kubbeleriyle ilginç bir görüntüsü var. 1840 yılında yapılmış saray Portekiz’in yedi harikasından birisi. Ve yine inanılmaz bir Atlas Okyanusu manzarası var. Eski bir manastırken meşhur 1755 büyük Lizbon depremiyle yıkılıp üzerine bu kraliyet sarayı dikilmiş. İçini gezip, 1940’ta kaçan kraliyet ailesinin bıraktığı güzel mobilyaları inceleyebilirsiniz.
Biz biraz geç gittiğimiz için Sintra’daki her yeri gezemedik, biraz içimizde kaldı. Ama siz mutlaka iyi planlayın. Sabah saatlerinde varıp, Sintra’yı sakin sakin gezin. Oyuncak müzesi (Museu Brinquedo), Brezilyalı bir aile için yapılmış Regaleira Sarayı, Sintra’dan biraz uzak 434 otobüsüyle gidilebilen Monserrat Sarayı ve 10 euro karşılığında adınıza bir sertifika alabileceğiniz Avrupa’nın en batı ucu Cabo de Roca’ya uğrayabilirsiniz…
Sintra’yla ilgili diğer ayrıntılar ve sorular için bana instagram hesabımdan ulaşabilirsiniz. Instagram: modernmaco

thomas alva edison…

Geçenlerde Pelin Çift’in hazırladığı Gündem Ötesi programını izlerken duyduğum küçük bir not beni çok etkiledi. Burada da paylaşmadan edemedim. Anne telkininin, annenin çocuğunu cesaretlendirmesinin ne kadar önemli ve değerli olduğunu bir kez daha gösterdi bu güzel anı. Buyrun…

Bir gün Edison’a okuldaki öğretmeni bir kağıt verir ve bu kağıdı hiç kimseye göstermeden sadece annesine vermesini ister. Edison eve geldiğinde kağıdı annesine verir ve annesi gözyaşları içinde sesli bir şekilde okur: ‘Oğlunuz bir dahi. Okulumuz oldukça küçük ve sizin çocuğunuzu eğitecek kapasitede öğretmenimiz yok, lütfen onu kendiniz eğitiniz.’ Aradan yıllar geçer Edison dünya çapında büyük bir bilim insanı olur ve annesi vefat eder.. Bir gün eski anıların saklandığı bir dolapta katlanmış halde bir kağıt bulur ve okur. Kağıtta şöyle yazmaktadır: ‘Oğlunuz bir akıl hastası ve onu bizim okulumuzda istemiyoruz. Lütfen onu kendiniz eğitiniz.’ Edison uzun saatler ağladıktan sonra günlüğünü açar ve şunları yazar: ‘Thomas Elva Edison, kahraman annesi tarafından yüzyılın dahisi haline getirilmiş bir akıl hastası…’

kağıt toplayan bir çocuğun kocaman bir umuda dönüşme hikayesi

Kağıt toplayan bir çocuk, kimine göre bir adam. Muhammet. Aslında yaşadıklarına bakacak olursak 13 yaşında çocukluktan atılmış birisi o. Onun yaşadıkları belki acıklı olabilir, ama okuyacağınız hikaye asla acıklı bir şey değil! Elbette hüzünlendim, ama baskın olan duygularım biraz sevinç, biraz umut, biraz da öfkeydi. Asla acımadım Muhammet’e, içimden ona teşekkür ettim. Çünkü her zaman savunduğum bir şeyin canlı bir kanıtı gibiydi anlattıkları; gerçek kurtuluş bu dünyada değil, gerçek kurtuluş hislerde, içte, orjinde, doğada, bu döngüde..

Onun hikayesini Aylak Karga’dan Ergün Altan ortaya çıkardı. Hakkını vermek lazım. Gitmiş bulmuş ve konuşturmuş. Muhammet de öyle bir konuşmuş ki, bu ülkede yaşanan her şeye rağmen, tüm zorluklara, tüm imkansızlıklara, tüm berbat alışkanlıklara rağmen, yavaş yavaş körelmekte olan umutları birazcık olsun yeşertmiş… Siz de onun anlattıklarını okurken üzülmek yerine anlamaya, özellikle kendini doğaya adamak istemesinin altındaki varoluşsal felsefeyi hissetmeye ve vurguladığı şeylerin, hedeflerinin üzerine bir akıl kurmaya çalışın… Söylediklerinin özü, belki hayatın özü, Muhammet’in şu cümlesinde saklı:

”Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni.”

Muhammet, sen harika bir detaysın!

Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.

On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…”

Ergür Altan

işime en çok yarayan 15 telefon uygulaması

Evernote

Yaklaşık 1 senedir premium versiyonunu kullandığım not programı. Bütün yazılarımı, notlarımı Evernote’de tutarım. Bence en tatlış not uygulaması. Telefonunuzda, tabletinizde, bilgisayarınızda veya dünyanın herhangi bir yerinden web hesabınıza bağlandığınız bilgisayarda tuttuğunuz notları bütün cihazlarda eşzamanlıyor. Notlara hatırlatmalar, çizimler, fotoğraflar, hatta ses kayıtları ekleyip, arkadaşlarınızla grup çalışmaları yapabiliyorsunuz. Tabi bunların çoğu premium’da mevcut. Ayrıca benim kalbimi çalan bir diğer özelliği de bütün uygulamaya şifre koyabilmek oldu. Şiddetle tavsiye ederim. Yeşil filli logosu ve güzel arayüzü de ayrı olay.

Number 26

Bir ön ödemeli kredi kartı servisi. Gördüğüm en basit en kullanışlı ve en modern kart uygulaması. Telefonunuza Number 26 yı indiriyorsunuz ve size Almanya’dan görüntülü canlı bağlantı yapan görevliyle 4 5 dakika içinde -basitce ingilizce konuşarak- her şeyi hallediyorsunuz. Sizden pasaportunuzu kameraya tutmanızı isteyip kayıt alıyorlar. Tam bir “Smart Banking”. Ondan sonra kartınız adresinize postalanıyor ve tamamen ücretsiz bir Almanya tabanlı hesabınız oluyor. Ondan sonra hesabınıza iban numarasıyla istediğiniz kadar para yükleyip kartın içindeki para kadar harcama yapabiliyorsunuz. Hesabınızı sadece geliştirdikleri inanılmaz güzel cep telefonu uygulaması üzerinden kontrol edebiliyorsunuz, ATM’lerden para çekebilmek dışında postalanan karta ihtiyacınız yok. Number 26 kullanıcıları arasında bir kaç saniyede para transferleri de yapabilirsiniz. Avrupa Birliği tarafından desteklenen bir uygulama. Ben 1 senedir kullandığım için size de tavsiye ediyorum. Yaşanan bazı aksaklıklar olursa sorumluluk kabul etmem sonuçta para pul işi 🙂 Ama ben inanılmaz memnunum. Özellikle Paypal’ın ülkeden kovulduğu günlerde internet alışverişi yapmak isteyeler için ideal.Moves


Facebook’un geliştirdiği mi yoksa yine parayı basıp bünyesine kattığı bir uygulama mı bilmediğim ama Facebook’la bir bağlantısı olan ücretsiz adım atma koşma falan filan yani hareket uygulaması. Arka planda çalışıyor ve gün içinde attığınız adımı sayıp süresini, KM’sini ve kalorisini kaydediyor. Geçmişi de kolayca görebiliyorsunuz. Ayrıca gezdiğiniz yerleri de haritada işaretliyor. Kullandığım en güzel adım ölçer uygulaması. Kesinlikle şiddetle tav si ye.

Paper 53
Özellikle ipad kullananlar için olsa da iphone da da şaşırtıcı şekilde kullanışlı olan çizim uygulaması. Kesinlikle en kullanışlı ve en yaratıcı işleri çıkaracağınız program. Kendisi benim ipad almama büyük oranda sebep olmuştur. Ayrıca yine aynı şirketin bu program için ürettiği çizim kalemi de müthiş. Önü kalem arkası silgi oluyor. ‘Digital Art’ sevenler ve dizayncılar için mikemmel. Hemen indirilsin.

Airbnb

Blog’umdaki gezi sayfamı inceleyenlerin de göreceği üzere her fırsatta bir ülkeyi keşfetmeye çalışan ben için booking’ten önce kolaçan ettiğim konaklama uygulaması. Bu uygulama dünyanın her yerinden insanların evlerinin tamamını veya bir kısmını günlük kiralamalarını ve insanların da onları bulmalarını sağlıyor. Hem yeni kültürler hem yeni insanlar tanımak için bile kullanılır. Ayrıca ucuz konaklama imkanı cabası. Ama dikkat, kalacağınız yeri iyi belirleyin. Mutlaka aldığı puana ve yorumlara iyi bakın. Oldukça güvenli ve kontrollü olsa da eşeği sağlam kazığa bağlamakta fayda var. Ben kullandım ve hiç sorun yaşamadım. Değişik milletlerden yeni ve iyi insanlar tanıdım. Ayrıca ev sahibi olarak da kendi evinizin tamamını veya bir kısmını kiralayıp hatrı sayılır bir gelir bile sağlayabilirsiniz!

Momondo

Yine sık seyehat edenler için ucuz bilet tarayan kullanışlı bir uçak bileti uygulaması. Her seyahatten önce ilk olarak baktığım mecradır. Bilet almışlığım çok vardır. Ama Momondo’ya baktıktan sonra yine de başka yerlere de bir göz atın. Daha ucuzunu bulduğum olmuştu…

VSCO

Fotoğraf filtresi meraklılarını unutmadım. Bir dönem Instagram fotoğrafçılığıyla ilgilendiğim için nerdeyse piyasadaki bütün iyi uygulamaları kullanan biri olarak kullanışlılık ve kalite açısından önerebileceğim bir uygulama. Dönem dönem tatlı filtre serileri çıkarmaları çok hoş. Çoğu aracı ücretsiz olsa da ücretli şeyler de var. Ama ücretsiz versiyonu da fazla fazla yeterli. Ayrıca editlediğiniz fotoğraflarınızı sergilediğiniz bir VSCO sergi alanınız da oluyor. Mutlaka deneyin… Alternatif: Snapseed.

WordSwag

Fotoğrafların üzerine yazı yazmak için en güzel ve şekil uygulama. Sık sık kullanılırım. Şiddetle tavsiye.

VidLab

Video editcileri için IOS’da imovie’yi önermekle beraber VidLab’da oldukça kolay ve işe yarar. Videoları kesip biçip üzerine yazı yazmaya veya sesler filtreler eklemeye yarıyor. Tek kötü tarafı uzun videolar yapamaması…

YazarOku

İnsanların işine yarayacak şeylere emek harcayanlara ayrı bir saygım var. Hele bu işi ücretsiz yapıyorlarsa… Gazete okuyucuları için nimet gibi uygulama. En popüler köşe yazarlarının hatta popüler olmayanların bile, köşe yazılarını günlük yayınlayan harika bir uygulama. Meraklılarına duyurulur. (Teşekküre gerek yok…)

FoxTube

Telefonda arka planda çalışmayan Youtube’den şikayet edenleri görüyorum. Korkmayın ben burdayım… Evet FoxTube sayesinde toplumun kanayan yarası olan arka planda YouTube videolarını dinleyememe sorunu bitiyor. Yağmalayın… (Teşekküre gerek yok…)

Spotify ve SoundCloud

Aslında bu uygulamaları tanıtmama gerek yok ama müzik kategorisinde bir şeyler önermesem olmazdı. Ücretsiz olan SoundCloud’la, amatörlerin de kendi yükledikleri müziklerle beraber aradığınız tüm şarkıları büyük ihtimalle dinleyebilirsiniz. En baba ve benim kullandığım program ise ücretli olan Spotify. Ücretsiz de oluyor ama pek bir işe yaramıyor. Fazla bişey söylemeye gerek yok, mobil müzik için Spotify. Listeler albümler her şey burda. Radyo sevenler için de Karnaval’ı öneririm.

Scannable

Belgeleri scan etmek için sık sık scanner arayanların imdadına yetişen uygulama. Bir Evernote uygulaması. Ben bayadır kullanıyorum ve henüz Scanner’a ihtiyaç duymadım. Kullanımı da çok eğlenceli. Kurcalayın anlarsınız.

CIA

İşte Stalker’lık da master degree için açılış programı. Bu iyiliğimi unutmayın be.. Kim olduğunu bilmediğiniz numaraları -eğer kayıtlarda gizlenmemişse- tarayıp önünüze isim koyan büyük bir nimet. Artık hayat daha kolay. (Teşekküre gerek yok…)

Bunlar dışında kullandığım daha bir çok şey var. Bu arada ben iphone kullanıyorum. Bu uygulamaların hepsi Android’lerde var mıdır emin değilim. Ben burda önermeye değer bulduğum başka şeyler olursa paylaşmaya devam edeceğim.

Ve ne alaka ben de bilmiyorum ama beni instagram’da takip etmek isteyenler ‘mertser’ yazarak bulabilirler. Yazmaya üşenenler varsa da şuraya tık. Takipte kalın…

bir ‘American Dream’ : Los Angeles notlarım…

Amerika.. ilk defa lise başlarında gittim Amerika’ya. Aslında oldum olası hayatımızın bir parçasıydı bu rüya kıta. Ben daha bebekken taşınmıştı dayımlar oraya, o zamanlar malum internetin henüz böyle gözümüzün içine girmediği zamanlardı. Yurtdışına telefon etmek dahi arasıra yapılması gereken başlı başına bir eylemdi. Dayımları uzun zaman görmüyor ayda yılda bir telefonla görüşmek dışında kardeşim ve kuzenlerimle aylarca dönüşlerini ve bize getirecekleri garip hediyelerle dolu o bavulu bekliyorduk… Zaman geçti büyüdüm Amerika zamanım liseye başladığım o yaz gelmişti. 2 aylık tatille karışık dayımların restoranında ufak işlerinden ucundan tutarak geçirdiğim zamandan sonra aklımda kalan tek şey; ben buraya büyüyünce yine gelmeliyim fikriydi..

Büyüdüm ve kardeşimin Los Angeles’de dil okuluna gitmesini fırsat bilip temmuz ortasında ben de kendimi ilk iş yeniden Amerika’ya attım. 10 günlük kısa Amerika turuma tam 4 şehir sığdırdım; Los Angeles (4 gece), San Diego (1 gün), Las Vegas (1 gece) ve New York (3 gece)… (New York gezimi şuradan, Las Vegas gezimi ise şuaradan okuyabilirsiniz. Diğer tüm ayrıntılar ve bana ulaşmak için instagram hesabım modernmaco’yu takip edebilirsiniz.) Bu kişisel Amerika geçmişimi anlattığım girişten sonra, şu andan itibaren LA diye bahsedeceğim Los Angeles’e başlıyorum… ( Bu arada Türkçe’de yabancı kelimeler, mesela Los Angeles, los encılıs diye okunsa da sonuna gelen ek, kelimenin okunduğu haline değil yazıldığı haline gelir. Yani ‘Los Angeles’a başlıyorum’ değil, ‘Los Angeles’e başlıyorum’ diye yazılır. Uzun zamandır bunu anlatmak istiyordum iyi oldu. Neyse başlayalım…)

screen-shot-2016-09-23-at-13-23-04

Zamanında Meksika tarafından keşfedilmiş, adının manası melekler şehri olan bu şehir, 1850 yılında California’ya bağlanmış (bu kadar Vikipedia bilgisi yeter de artar bile) Ve LAX. Los Angeles havaalanının adı. Istanbul’dan direk uçuşların olduğu güzide havaalanı. Şehir merkezine gitmek için benim gibi sizi arabayla alacak bir kardeşiniz ya da tanıdığınız yoksa, şehirde hiç de revaçta olmayan toplu taşıma veya havaalanı araçlarıyla kalacağınız yere ulaşabilirsiniz.

Ulaşım

Toplu taşımadan bahsetmeyeceğim bile. Yürüyerek bir yere ulaşamayacağınız kadar dağılmış bu koca şehirde size araba lazım! Bilenler biliyordur ben bilmeyenler için anlatacak olursam, Amerika’nın her yerinde taksileri tahtından etmiş olan ‘uber’ araç çağırma uygulaması kullanılıyor. Daha öncesinde mutlaka bu uygulamayı edinip kurcalamayı ihmal etmeyin. Özellikle La’ya gidecekseniz ve araba kiralamayacaksanız en mantıklı seçenek uber kullanmak olduğunu farketmeniz çok uzun sürmeyecektir. Biz ne yaptık diye soracak olursanız, biz buranın tadını çıkarmalıyız dedik ve gittik 4 günlüğüne yaklaşık 500 dolar ödediğimiz üstü açık Camaro SS kiraladık, imkanı olan herkese bu tatlış yazlık parti şehrinde bir Camaro olmasa bile üstü açık bir araba kiralamalarını tavsiye ederim. Bu şehirde toplu taşıma bir işe yaramıyor, araba veya uber mutlaka şart…

Konaklama

Konaklama işine gelirsek yine en mantıklısı Airbnb. Airbnb nedir bilmeyenler için, yine uber uygulaması gibi telefonunuza indireceğiniz ve dünyanın her yerinde evinin tamamını veya bir odasını kiralayan insanları bulabileceğiniz bir diğer muazzam uygulama nimeti. Otelle falan uğraşmayın, mümkünse Santa Monica civarlarında bir yer bulun ve kalın. Hem yeni bir kültürü tecrübe etmiş olursunuz, hem yardımsever iyi insanlar tanırsınız, hem de ucuza konaklarsınız… Ben öyle yaptım. Santa Monica buranın kalbi, fazla uzaklaşmayın…

Gelelim şehire… La bir sahil cenneti. Filmlerde bolca rastladığımız Venice Beach, Santa Monica ve Malibu burada!

Venice Beach

Mutlaka dolu dolu 1 ya da 2 gün geçirmeniz gereken yer ise Venice Beach. Burası bir açık hava partisi. Kaykay alanından tut açık fitness ve basketbol sahası, iskelesine kadar her parçası filmlere konu olmuş bu sahilde eğlenceyi, müziği, okyanusu ve güneşi dibine kadar içinize çekebilirsiniz… Mutlaka bir alt paralelindeki sokakta harika konseptli kafeler, dükkanlar ve barlarda vakit geçirip dans etmeden dönmeyin. Ve ayrıca burayı yürüyerek keşfedin, karşınıza zırt pırt mükemmel fotoğraflar çekebileceğiniz sokaklar duvarlar çıkıyor. Venice benim favori mekanım…  (Buranın trafiği de kendi gibi meşhur, mümkünse uber kullanın…)

Santa Monica

Meşhur ‘pier’ yani büyük iskelesinde dönme dolabın olduğu sahil şeridi. Forrest Gump filmini sevenler için bir Bubba Gump noktası da bu iskelede, güzel pozlar verebilirsiniz. Third Street Promanade de burada. La’nin en hareketli alışveriş caddesi. İstiklal Caddesi yani. Harika bir yer. Ucu okyanusa çıkıyor. Apple Store arayayanlar için de yine adres bu cadde. Ayrıca Urban Outfitters diye şirin mi şirin bir yer var mutlaka gezin. Antin kuntin şeyler sevenler için ideal.

screen-shot-2016-09-23-at-13-22-50img_3910screen-shot-2016-09-23-at-12-57-52

Malibu

Burası La’de en yüzülebilir sahillerin bulunduğu bölge. Ünlülerin evleri de genelde burada. Cüzdanınız kabarık değilse şöyle bir gezip bir kaç bişey içseniz kafi…

Beverly Hills

Burası baya lüks alışveriş caddesi Rodeo Drive’ye ve ünlülerin malikanelerine ev sahipliği yapan bölge. Fazla dolanmayın, hadi zenginliği bir kenara bıraktım herkesin para pulla işi olmayabilir de hoş insanlar yüzünden komplekse girebilirsiniz haberiniz olsun…

Hollywood

İşte dananın kuyruğunun koptuğu yer zannedilen aslında çok da bir cacık olmayan ama ilgisi olan ve Hollywood ruhunu yaşamasını bilenlerin yeri. Buraya gezmeye ilk önce Griffith rasathanesinin olduğu tepeden başlayın. İnanılmaz bir manzara burada sizi bekliyor. La ayaklarınızın altında… Ve yine meşhur Hollywood yazısını da burda çekeceğiniz fotoğraflarınızın arka planına alabilirsiniz. Hollywood yazısına ulaşmak biraz meşakkatli. Hakikaten bir yerden sonra yola katırlarla falan devam ediyorsunuz. Bir saatlik bir dağ yürüyüşünü göze alıyorsanız ve yanınızda yedek kıyafetler ve spor ayakkabılarınız varsa harflerin yakınlarına ulaşabilirsiniz. Ama biz çıkmadık… Burdan indikten sonra yine dünyanın en meşhur sokağı, starların izlerini bıraktığı Walk of Fame’de yürüyebilirsiniz. Buranın en babası Muhammed Ali. Peygamberin adını ayaklar altına aldırmam diyip adını yere değil duvara astıran tek star… ve yine Oscar törenlerinin yapıldığı Dolby Theatre, Madam Tussaud gibi ve diğer eğlenceli yerleri de dolan dolan dolaşabilirsiniz. Hollywood bu abi diyip büyük beklentilere girerseniz üzülürsünüz…

Universal Studios

Dünyanın en meşhur Hollywood filmlerinin sahnelerinin nasıl çekildiğini merak ediyorsanız buyrunuz. Sizin için uygun olan tur Studio Tour. Yaklaşık 1 saat süren turda film meraklılar zevkten zevke koşacaktır. Diğer aktiviteler için en az 1 saat beklemeli uzun kuyrukları aşmak için front line pass alın. Hayat kurtarır. Ayrıca Harry Potter hayranlarının ağzının sularını akıtacak Hogwarts da burada. İlk önceliğiniz Harry olsun derim…

Six Flags

Lunaparkların babası. Adrenalin dükkanı. Bu parkta korkaklara yer yok ona göre…

Camarillo

Ucuz alışveriş arayanları unutmadım. Camarillo outlette Los Angeles’in pahasından biraz soyutlanabilirsiniz ama çok değil. Burası çok büyük bir yer bir günde gezilemez, internetten ilginizi çeken mağazaları planlayıp nokta atışı yapın! Markalar Türkiye’ye kıyasla yarı yarıya daha ucuz…

Tavsiyeler

Los Angeles’de uzun süre kalıyorsanız başka popüler şehirleri de görebilirsiniz. Bunların başında Las Vegas, San Francisco ve San Diego var. San Francisco LA’dan yaklaşık 5 saat sürdüğü için biz 1 buçuk saatlik San Diego’yu ve 3 saatlik Las Vegas’ı seçtik. San Francisco efsanesi bidahaki sefere kaldı. San Diego popüler bir yer, güneşin batmadığı şehir diyorlar. Orada yaşayanlar için Amerika’nın en yaşanılası yeri. Ben 3 4 saat geçirdiğim için bir gezi yazısı yazacak kadar gezemedim. Ama gece hayatı ve sokakları oldukça hareketli… Las Vegas’ı ayrıca şurada yazdım okuyabilirsiniz. San Francisco ise bambaşka bir hikaye, imkanınız varsa gezmeden dönmeyin. Bunlar dışında yine vaktiniz genişse arabayla ulaşabileceğiniz diğer görülesi yerler Sequoia ve Yosemite ulusal parkları. Sequoia’da özellikle dünyanın en devasa ağaçlarına dokunabilirsiniz..

Yeme İçme Eğlence

Burası tam bir yeme içme eğlence şehri desem abartmam. Fazladan alınan kalorileri de günah listesine alıyorum. Los Angeles’te her şeyin en kalitelisini en eğlencelisini bulabilirsiniz. Dünyanın en iyi designer’lerinin tasarladığı kafeler restoranlar, en şık, eğlenceli gece mekanları bu şehirde…

Hamburgerciler için ayrı bir parantez açmak istiyorum. Yerel halkta derin tartışmalara yol açan Five Guys mu, yoksa in n out’mu? Sorusu. Bu iki harika ötesi hamburgerciyi de deneyin yorumu siz yapım… Her türlü bir daha Mc yemek istemeyeceksiniz buna eminim…

Güney amerika mutfağı merak edenler için Nova restoran, burası Brezilya’lılarla dolup taşar… Kanatçıysanız Hollywood’daki Hooters veya Doodle restoran, Japoncular için Katsuya, sushi’ciler için meşhur Katana, ve cebinizde fazladan bir kaç yüz dolar varsa fogo et restoranına kesin gidin, etleri masanıza getirip servis ediyorlar.. (biz 3 kişi dolu dolu yedik içtik 350 dolar ödedik, biraz evlat acısı gibi oldu ama geçti.)

Ve pizza için mümkünse Westwood’daki 800 Degrees…

Kahvaltı için mutlaka Toast ve Joan’s on Third… kahve için Melrose’deki Alfred Coffee..

Gece hayatı

Haberler biraz kötü Amerika’da her yer 02’de kapılarını kapatıyor. Ama olsun bu eğlenceden pek bir şey azaltmıyor. Uzun uzun mekanları yazmayacağım, açıkçası gece hayatına çok dahil olamadım yorgunluktan ama güzel vakit geçirmek isteyenler Santa Monica’daki Bungalow’a mutlaka uğrasınlar ben çok sevdim. Ayrıca Good Times diye bir mekana gittim orası da çok tatlıydı, ayrıca onun etrafında ve o bölgede en güzel clublar yürüme mesafesinde. Kime sorarsanız gösterirler….

Benim için ‘dream city’ New York olsa da bir çokları için asıl baba Los Angeles’tir. Bu şehir bambaşka. Dünyanın her yerinden gelen insanları, güzel ortamları, biraz da filmlerin etkisiyle kendinizi bir ‘American Dream’ içinde bulacaksınız. O moda girin ve öyle gezin… Mutlaka araba kiralayın mümkünse üstü açık olsun 🙂 fotoğraflarıma ve diğer detaylara şuradaki instagram hesabımdan ulaşabilir, sorularınızı da oradan sorabilirsiniz…

bohem modern hayat rüyası; New York!

New York.. Benim ‘Dream City’im… Bir çoğu pis, çok kalabalık, beton yığını dese de benim için dünyanın kalbinin attığı, küçükülüğümden beri ortasında yaşamayı hayal ettiğim sarı ışıklı yüzlerce kuledir New York. Batman’dir Spiderman’dir, P.s. I love You’dur, You Have got a Mail’dir, Leon’dur, Evde Tek Başına’dır, Sweet November’dir, Birdman’dir, Penguins’dir, Sex and the City’dir, How I Met Your Mother’dır… Daha bir çok şeydir. Filmdir New York, 5th. Avenue’de, Broadway’de, Madison Square’de, Central Park’da yürürken kendinizi bir film setinin içinde gibi hissedersiniz. Modern Hayatı sevmeyenler, pılını pırtını alıp güneylere yerleşme kafasında olanlar için pek bir şey ifade etmese de bu hareket, bu canlılık, bu dijital dünya, bu renk, bu New York beni büyülüyor…

Neyse bu kadar şamata yeter biraz şehirden bahsedeyim… Ya da dur hızımı alamadım, New York işte ne bileyim bohemdir, siyah beyazdır. Bohemi sevdirir, sabah 07’de kalkıp Starbucks’tan kahve alıp gazete okumaktır. Bryant Park’ta sandviçini alıp kahvaltı yapmaktır, gece bir Rooftop’a gidip şehir ışıklarına karşı viski yudumlamaktır anlatabiliyor muyum, kaostur burası, çoğu zamansa bir ‘Love Story’dir…

screen-shot-2016-09-23-at-13-23-28 screen-shot-2016-09-23-at-13-23-38

Şimdi oldu artık benim 4 günlük New York macerama geçebiliriz… Şurdaki Los Angeles yazımda da belirttiğim gibi bu benim Amerika’yı 2. ziyaretimdi. Ama ilkinde daha gözünü açamamış bir liseli ergen olduğumdan onu saymıyorum bile. 2016 Temmuzunda New York’u baştan keşfetmeye gittim…

Los Angeles’den yaklaşık 6 saatlik bir direk uçuş sonucunda New York JFK havaalanına vardım. Burdan şehre iniş yaklaşık 1 saatlik tek aktarmalı metro yolculuğuyla veya havaalanı araçlarıyla, taksileriyle mümkün. Şunu belirtmeliyim ki New York New York diyoruz, medeniyetin beşiği diyoruz ama metroları tam bir felaket. Havasız, yürüyen merdivensiz ve asansörsüz yerin dibine kadar inen istasyonlarında bavulunuz ağırsa metroya mümkünse pek bulaşmayın. Hele 3-4 kişi falansanız kesinlikle bir arabaya atlayıp otelinize gidin. Yoksa New York gezinizin bir işkenceyle başlaması muhtemel. Ayrıca şöförlerle sıkı pazarlık yapmayı ihmal etmeyin…

Konaklama

Biz kuzenimle Times Square’deki Edison Hotel’de kaldık. 3 gece 4 günlük görece kısa New york konaklamamızda toplam yaklaşık 700 dolar ödedik. Normal bütçelere göre biraz yüksek fiyat olsa da otelin lokasyonuyla karşılaştırınca aslında ucuz kurtulduk diyebilirim. Edison’u tavsiye ederim. New York’un tadını doya doya çıkarmanıza yardımcı olacaktır… Ayrıca yine Booking dışında Amerika’nın her yerinde deli gibi iş gören Airbnb uygulamasına da göz atmayı unutmayın…

Ulaşım

New York’un trafiği malumunuz İstanbul kadar olmasa da yarı felç diyebiliriz. Los Angeles’in aksine burada araba kiralamayı falan düşünmeyin tatiliniz rezil olur. Metro ve otobüs ağı oldukça yeterli ayrıca şehir silüetiyle özdeşleşen taksiler de her yerde mideniz bulanıncaya kadar önünüze çıkacaktır. Onun dışında benim gibi New York hayranları zaten bu caddeleri adım adım arşınlayacaktır. Ben günlük yaklaşık 23 bin adım attım, ki bu yaklaşık 20 kilometreye denk geliyor. Bu durumda ayağınıza sağlam bir yürüyüş ayakkabısı geçirmeyi unutmayın derim.. (Bu arada adım uygulaması arayanlara tavsiyem: Moves.)

Times Square

Dünyanın en meşhur meydanı hakkında fazla bir şey yazmaya gerek yok. LED ekranlarıyla cümbüşüyle, sokak sanatçılarıyla, turistleriyle burası tam bir karnaval… Bol bol fotoğraf çekilmelik. Yalnız dikkat fotoğraf çekilen turistlere yapışan maskotlar paranızı almadan bırakmazlar haberiniz olsun

Bryant Park

Burası benim New York rüyamı bir kat daha azdıran yer oldu. Şehrin ortasında, etrafını uzun ağaçların ve onların arkasında da uzuun gökdelenlerin çevrelediği bu yeşillik alan tam bir modern hayat düşü. Öğle paydosuna çıkan plaza çalışanlarının arasında kendinizi iyi hissediyorsunuz. Ayrıca hemen bitişiğinde New York Library’nin olduğunu bilmek de güzel. Ben her sabah parkın hemen yanındaki adını unuttuğum mekandan mozerellalı pestolu sandviçimi ve portakal suyumu alıp burda kahvaltı yapmayı ihmal etmedim. Kendimi burda fazlasıyla New York’ta hissettim, siz de yapın. Ayrıca sokaklarında içki içmek yasak olsa da akşamları çaktırmadan bu parkta elinize içkinizi alıp gökdelenlerin arasında şehri ilikilerinize kadar içinize çekmek ayrı bir ruh doyurma seansına dönüşüyor benden söylemesi. Onun dışında kurulan sahnede sık sık eğlenceli aktivitelere rastlamanız yüksek ihtimal. Bryant Park benim favorim…

New York Library

Kime sorsan gösterir desem yeterli. Şehrin göbeğindeki görmeniz gereken, ‘The Day After Tomorrow” filmindeki buzul çağından kaçan halkın sığındığı halk kütüphanesi. Bazen kapalı olabiliyor ama açık yakalarsanız bir sabah gidip kahveli çalışma keyfi yapabilirsiniz…

Madison Square Garden

Spor ve konser aktivitelerinin yapıldığı New York’un en eski dünyanın en meşhur sahnelerinden birisi. Burası efsanedir, burada konser vermek her kim olursanız olun kariyerinizin zirvesi demektir… Zamanında Elvis Presley ve Frank Sinatra‘nın da zirve yaptıkları arena..

Broadway Caddesi

Bu cadde ününü meşhur Broadway Tiyatrosu’ndan alır. New York’taki bir sürü büyük tiyatroyu tanımlamak için Broadway kelimesi kullanılır. Broadway tiyatronun zirvesidir. Dünyanın en meşhur tiyatrosudur. Broadway caddesi de yine Manhatten’de, üzerinde en önemli tiyatroların müzikallerin bulunduğu caddedir. Müzikaller bu caddeyle anılır…

Processed with VSCO with a5 preset

5th. Avenue

Dünyanın en pahalı caddelerinden birisi. 50. ve 60. caddeler arasında en meşhur mağazaları bulunur. 2012 yılına kadar 13.000 euroluk metrekare fiyatıyla dünyanın en pahalı sokağıydı. Yani 20 metrekarelik minicik bir dükkan açayım derseniz yaklaşık 260.000 euroluk bir kirayı gözden çıkarıyorsunuz demektir… Amerikan dizisi izleyicisiyseniz burada görecekleriniz size çok tanıdık gelecektir…

Central Park

İşte benim Amerikalılara ve New York’lulara saygı duymamın en büyük sebebi. Bizim ülkemizde olsa sağından solundan rant uğruna kemirilip talan edilecek olan bu nerdeyse küçük bir avrupa ülkesi kadar büyük park tam bir mucize. Burdan çok bahsetmeye gerek yok. Dalacaksınız ve yürüyeceksiniz. Bu beton yığını şehrin aslında nasıl herkese istediğini sunabildiğini göreceksiniz. Küçük bir güzellik yapacak olursam, parkın içerlerinde Wollman Rink alanını bulursanız buradaki şehir siliüeti size tanıdık gelecektir. Filmlerdeki şehir ışıklarına karşı kurulan buz pisti bu alanda… Google Maps size yardımcı olacaktır…

Metropolitan Müzesi

Ben buraya girmedim. Ama bir sorun neden girmedim… Girmedim çünkü ben bir müzeyi gezeceksem onun suyunu çıkartırım. Yani önceden uzun uzun araştırmalar yapıp görülmesi gereken şeyleri listeleyip tarihini öğrenip öyle gezerim. Ki bu da uzun vakit alan bir şey. Ama malesef benim bu gezimde öyle uzun bir vaktim olmadığı için buraya hiç bulaşmadan, hakkını verebilmek için, diğer gelişime sakladım… Burası dünyanın en önemli ve en büyük müzelerinden biridir. Etkili lobi faaliyetleri ve iş bitiricilikleri sayesinde Amerika’lılar, en önemli doğu, mısır, antik yunan ve roma eserlerini burada sergilenmelerini sağlamışlardır. Ayrıca orta çağ sanatı, Türk ve Selçuklu bölümleri de vardır… Bir günde gezilmesi imkansız, stratejinizi iyi yapın…

Brooklyn Bridge

En keyifli yürüyüşlerinizden birini yapacağınız yer Brooklyn Köprüsü’dür. Burdan yürürken güzel Wall Street manzarasını özgürlük heykelini ve arkanızda kalacak Brooklyn bölgesini izleyebilirsiniz. Bu köprünün sonu Wall Street’e çıkıyor. (Ayrıca köprünün sonunda 1 dolara güzel anahtarlıklar satan bir tezgah var, hediyelik almak isteyenlere duyurulur :)) Metroyla Brooklyn’e gelip kalabalığı takip edin…

Wall Street

Para, borsa, kur, iş dünyası, banka, ekonomi, tempo, enerji… Bu kelimeleri topluyorsunuz ve eşittir Wall Street. Bu cadde dünyanın bir numaralı finans merkezi… Şöyle bir alıntı yapayım; ‘Avrupa’dan gelen Hollandalı göçmenlerin kurduğu New York City’nin eski adı, New Amsterdam’dı. Hollanda Batı Hindistan Kumpanyası adına Kuzey Amerika ile Meksika Körfezi Adalarının yönetimiyle görevlendirilen Peter Stuyvesant, 1652’de İngilizlerin saldırısına karşı New Amsterdam’da bir duvar (İngilizce’de wall) inşa ettirdi. Duvarın 1699’da yıkılmasından sonra açılan sokağa Wall Street adı verildi.’ Buradaki meşhur boğa heykeli ve taş.aklarıyla fotoğraf çekilmeyi ihmal etmeyin 🙂 Tabi sıra gelirse…

Ve yazmadan geçemeyeceğim bir diğer şey ise ikiz kuleler saldırılarından sonra yapılan anıt. Beni çok etkiledi. Bu kadar değerli bir araziye yeni gökdelenler iş merkezleri inşa etmek yerine bu kadar büyüklükte ve güzellikte bir anıt yapmak gerçekten etkileyici. Devasa mermer bir çukur içine dökülen sular ve kenarlara teker teker kazınmış, saldırılarda ölenlerin isimleri… Wall Street’de burayı da mutlaka görün.

Ve Özgürlük Heykeli‘ne giden tekneler de Wall Street’ten, boğa heykelinin aşağısındaki limandan kalkıyor…

Little Italy ve China Town

İsimlerinden de anlaşılacağı gibi bu bölgelerde kendinizi İtalya’da veya Çin’de gibi hissediyorsunuz. Bir gidip şöyle yürümekte fayda var.

Yeme İçme

Hamburger için benim bayıldığım Five Guys’tan başka yeri tavsiye edemeyeceğim.

Brooklyn’de Peter Luger, harika bir steakhouse..
Bryant Park yanındaki Le Pain Quatrien’de yer bulursanız bir kahvaltı keyfi yapın…
Times Square’de yemek seçeneği için en iyi yer Applebees diyebilirim…
Broadway’de ünlü bir Cheesecake’çi var yolunuz düşerse girmeden geçmeyin adını unuttum…
Fazladan bir kaç yüz dolarınız varsa Michelin yıldızlı restoran Eleven Madison Restoran’a gidebilirsiniz…

Hooters arayanlar için içinde mini bir müze ve shop’unun da bulunduğu bir şubesi Times’ın hemen yakınlarında bulunuyor

Gece Hayatı Eğlence

Pub, bar hareket arayanlar içi Meatpacking bölgesi ideal

Gece klübü arayanlara benim çok eğlendiğim dünyaca ünlü Marque’yi önereceğim… Burda tam bir show var…
New York’un rooftop’ları olmazsa olmazdır. Gece müzik ve eğlence eşliğinde müthiş NYC manzarası isteyenler için adres 230 Rooftop. Buraya mutlaka gidin. Biraz daha çılgın bir rooftop arayanlar için adres Le Bain, burada klübün içinde kıyafetlerinizi çıkarıp yüzebileceğiniz bir havuz sizi bekliyor 🙂 Bunlar dışında gece clubu alternatifleri Lavo, Greenhouse, 1ok veya Tenjune olabilir…

Ya da kendinizi şehrin kültürüne, filmlerin büyüsüne bırakmak isterseniz bohem bir Jazz Club bulup moddan moda girebilirsiniz. Bir diğer güzel aktivite de sevdiğiniz filmlerin geçtiği sokaklara gidip orada yaşananları hayal etmek. Bunu yapın…

Processed with VSCO with a7 preset  Processed with VSCO with a9 preset

Yapılması gereken diğer şeylerden bahsetmek gerekirse, şehre tepeden bakmak gece veya gündüz çok keyifli o yüzden en iyi iki adres Rockerfeller ve Empire State. Central Park’ı tepeden görmek çok etkileyici… Ve yine meşhur ince üçgen bina Filatiron’u da görmeden dönmeyin… Siyahi ve biraz da tehlikeli semtler Haarlem ve Bronx’ta gezilebilir. Ama dikkatli olun ve tenhalarda fazla dolanmayın…

Kısa kısa yaptıklarımı anlatmaya çalıştım. Amerikaya ilk gittiğimden sonra buraya tekrar gelmeliyim demiştim, 2. ziyaretimden sonra da aynı şeyi diyorum; Amerika’ya, özellikle New York’a tekrar gelip tekrar -bu sefer uzun soluklu- bu atmosferi yaşayacağım… Her gezi yazımdan sonra dediğim gibi bir şehri gezmenin en iyi yolu rahat bir spor ayakkabısından ve sağlam internet paketinden geçer. Google maps kullanın ve vaktinizi boşa harcamayın…

Fotoğraflarıma ve daha fszlasına ulaşmak için şuradan Instagram sayfama göz atabilirsiniz, ayrıca sorularınızı da instagram’dan mesaj yoluyla yollayabilirsiniz…

Instagram: mertser